We have been protesting every day since Friday. The numbers on the street
were not huge—definitely lower than what we had when Imamoglu got arrested.
Nevertheless, the bright side is that we didn’t give up; there are still people
who care to resist. Is it going to be enough? I don’t think so. We desperately
need something that can radically redefine the rules of the game, because we are
losing the one Erdogan defined. As Hannah Arendt describes, totalitarian systems
are capable of eventually restructuring reality to make it coherent with their
goals. What we need in Turkey right now is a revolution—not the revolution as
the locomotive of history as Marx puts it, but the Benjaminian revolution as the
emergency brake.
Adorno totalite altındaki işçi ile burjuva arasındaki ilişkiyi Odysseus’un da içinde olduğu _Siren Mitosu_na dayanarak açıklar. Adım adım sirenlere doğru yaklaşan gemide iki farklı varoluştan bahseder. Biri kulaklarına bal mumu tıkamış ve var olmak için tüm güçleriyle küreklere asılanlar, eş deyişle işçiler; diğeri sirenlerin seslerine karşı kendini güverteye bağlayan Odysseus, eş deyişle sermaye sahibi burjuvalara benzetilen karakter. Sirenlerin aldatıcı sesleriyle sarhoş olan Odysseus, tayfalarına iplerinin daha da sıkılaştırılmasını tembih eder, “tıpkı (…) burjuvaların erkleri artıp da bu sayede mutluluğa yaklaştıkça, bu mutluluğu tam bir inatla kendilerinden esirgemeleri gibi.” Tayfalar Odysseus’un isteklerini kendi varlıklarını sürdürmek için yapmak zorunda kalırlar. Böylece “kendi yaşamlarıyla birlikte onlara zalimce hükmeden de bundan böyle o toplumsal rolün dışına çıkamaz.” Odysseus pratikten kopup bir seyirci durumuna düşerken, kulaklarını tıkayanlar sadece sirenleri değil, hiçbir şeyi duyamaz olurlar; yanılsama altındaki Odysseus’un yönlendirmelerine boyun eğerler. “Emekçiler diri bir yoğunlaşmayla önlerine bakmalı, işlerinden başka hiçbir şeyle ilgilenmemelidirler.”
Önder Kulak, Theodor W. Adorno’nun Negatif Diyalektik‘i: Totalitenin Dışına Açılan Çıkış Kapısı, Alacakaranlıkta Hegel’i Düşünmek
uzun bir 1 mayıs gününün ardından eve döndüm. “ege saat daha üç, ne uzunu?”
diyeceksiniz belki ama sabah 6’dan beri mecidiyeköy’deyim.
açıkçası, bu 1 mayıs mecidiyeköy için pek umutlu değildim. sabah evden,
gözaltına alınırım ve en az 24 saat dönmem diyerek çıktım. taksim’e gitmek
daha baştan gerçekçi bir beklenti değildi tabii de mecidiyeköy meydanı’nı bile
göremeden paket oluruz diye düşünüyordum. düşündüğüm gibi olmadı.
partinin taksim kararına başta anlam verememiştim: geçen sene kadıköy’e
çağrı yapmışken bu sene ne olmuştu da taksim’e karar verilmişti? hele bu sene
saraçhane’de birikmiş bir enerji de yokken ne olabilirdi ki? şimdi her şey daha
anlamlı geliyor.
1 mayıs alelade bir gün değil. 1 mayıs’ı düzenli kortejlerle miting yaparak
geçirmek yerine eylem ile geçirmeyi doğru buluyorum. çünkü bugün solcuların
günü. eğri oturup doğru konuşalım: solcu olmayan herhangi bir kişinin 1 mayıs’ı
zerre umursadığı yok. umursamasına gerek de yok. 1 mayıs solun, sosyalistlerin
ve anarşistlerin günü. dolayısıyla birbirimize kortejcilik oynamaya ihtiyacımız
yok. 1 mayıs bir eylem günü olmalı.
saraçhane’de bağırıyorduk ya “mitinge değil eyleme geldik” diye. aradaki farkı
sonunda anladım. eylem, zımni bir şiddet tehdidi aslında. olayların kontrolden
çıkabileceği bir buluşma. bu 1 mayıs, bir eylem günüydü. ve umarım 1 mayıs
2027’yi beklemeden daha nice eylemlerde buluşuruz.