Taşındık
Taşındık.
Yeni adresimiz: https://hypersubject.net/tr/
Taşındık.
Yeni adresimiz: https://hypersubject.net/tr/
sondan başa
Lukács’ın Heidegger, Sartre, Beauvoir ve Merleau-Ponty üzerinden varoluşçuluğu yerden yere vurduğu kitabı. Hem varoluşçuluğun kendi içindeki çelişkileri ortaya koyuyor hem de emperyalist dönemin ihtiyaç duyduğu toplumsallıktan yalıtılmış insanın meşrulaştırılması için bu felsefenin nasıl araçsallaştırıldığını inceliyor. Lukács baba lafını esirgememiş, bam bam çakmış geçmiş maşallah. Kitapta tek hoşuma gitmeyen Lenin’in bir filozof olarak parlatılması oldu, onun dışında okumaktan keyif aldım.
Bertolt Brecht’in uyarlaması bir tiyatro. Arkadaşımın hediye etmesi üzerine elime geçti. Hayatımda ilk kez bir tiyatro metni okudum, hoşlandım mı emin değilim. Özellikle şarkılı bölümler biraz iğreti geldi. Belki özgün dilinde okusam oralar da hoşuma giderdi. Oyun Nazi Almanya’sında yasaklanmış ama içeriğinde yasaklanmasını gerektirecek bir şey göremedim. Sadece yazarı Brecht diye bile yasaklamış olabilirler.
Pyotr Kropotkin’in 59 yaşında kaleme aldığı otobiyografisi. Bu sene okuduğum en keyifli kitaplardan biriydi. Rusya’daki 1861 toprak reformu, Ekim Devrimi’nden seneler önce Rusya’daki sosyalist örgütlenmenin durumu, Batı Avrupa’daki örgütlenmeler, Bakunin ve Marx çatışması gibi birçok konuya dair birinci elden deneyimlerle dolu bir kitap. 1917’deki devrimin bir anda ortaya çıkan bir durum değil, sosyalistlerin yoğun baskı altında on yıllardır verdiği mücadelenin bir sonucu olduğunu görebiliyorsun. Anarşist veya sosyalist her devrimcinin okuması gerektiğini düşünüyorum.
Jodi Dean’in “konuşkan kapitalizm” kavramını anlamak için okudum. Aşırı Amerika merkezli bir anlatısı vardı. Bu sene okuduğum en sıkıcı kitaplardan biriydi.
Paris’te Sen Nehri kenarında yürürken kenardaki kitapçılardan birinin tezgahında gözüme ilişti. Herhalde bu yüzden Ballard’ı Fransız, kitabı da Fransızca sandım. Kitaba başladığımda çeviri ne kadar güzel diye düşünmüştüm, sonra farkettim ki Ballard İngilizmiş… Crash nasıl anlatılır bilemiyorum. Son derece erotik bir kitap ama okuyucu olarak bana erotik gelen ile kitapta erotik olan arasında devasa bir uçurum var. Baudrillard bu kitap için “simülasyonun en başarılı romanlardan biri” demiş. Kitap biraz tekrara düşüyor, aynı cümleler aynı konseptler ha babam tekrarlanıyor ama yine de son derece ilginç bir kitaptı. Bu sene okumaktan keyif aldığım kitaplardan biriydi.
Bu sene içerisinde Marshall McLuhan ile Jean Baudrillard arasındaki paralleliğe dair bir şeyler okuyunca bu kitabı okuma listeme eklemiştim. Hayalim kitabın bu iki düşünür arasındaki paralleliğe değinirken ikisini de genel olarak tanıtacağıydı. Pek öyle olmadı. McLuhan’ın optimizmine karşı Baudrillard’ın pessimizmi dışında pek bir şey kalmadı aklımda.
Cormoran Strike serisinin 8. kitabı. Seriye başladığımda bundan önceki tüm kitaplar zaten yayımlanmıştı. 7. kitabı bitirdikten sonra 6 ay beklemem gerekti. Beklediğime değdi mi? Değdi.
Eylül’de Berlin’e Slavoj Zizek’i dinlemeye gittim. Bu kitabı da elimde fiziksel bir Zizek kitabı olsun, denk gelirse imzalatırım diye almıştım. Çoğunlukla Substack’te yazdıklarından oluşan derleme bir kitaptı, zaten çoğunu okumuştum yani.
Detektif romanlarının klasiklerinden, Philip Marlowe ile tanıştığımız roman. 2024’deki doğum günümde arkadaşım hediye etmişti, uzun süredir elimi sürmemiştim. Cormoran’ı beklerken açlığımı bastırsın diye okudum. Bence Marlowe, Rowling’e (Galbraith) Cormoran Strike için ilham olmuş bir karakter. İri cüssesi, kadınları üzerindeki anlaşılmaz baş döndürücü etkisi, tavırları çok benzer geldi.
Makalelerden oluşan bir başka Zizek derlemesi. Bu kitaptaki makaleleri daha önce bir yerde okumamıştım. Burada Zizek, akselerasyonizmden ekolojiye birçok konu üzerinden “ilerleme” kavramını inceliyor. Beğendiğim bir kitaptı.
Arkadaşlarımım ısrarla Vonnegut okuman gerek telkinleri üzerine okudum. Merkezinde din temelli bir uluslaşma projesi olan bir hikayesi var. Beğendim mi? Pek değil. Ama aklımda bir cümlesi yer etti: “Başarılı her din bir çeşit ihanettir.”
Solun ve sağın siyasi örgütlenmesi sorununa Lacan’cı bir bakış. Bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Kısa bir kitap aslında ama bence daha da kısa olabilirdi, hatta bir makale bile olabilirdi. Çünkü McGowan kitapta biraz tekrara düşüyor. Yine de solun örgütlenmesi neden sağa göre daha zor sorusuna iyi bir yanıt veren bir kitap.
Neredeyse 10 yıl önce arkadaşım önermişti, okumak bu seneye nasip oldu. Arkadaşının “burnun biraz yamuk” demesi üzerine varoluşsal bir krize sürüklenen ana kahramanın aslında herkes bana kendi kafasında bir kimlik atfediyor, dolayısıyla tutarlı bir “Ben” diye bir şey yok diye sızlanmalarından oluşan bir roman. Çeviri olmasına rağmen dili hoşuma gitti, eminim İtalyanca okusam daha çok hoşuma giderdi. Yine de pek keyif aldığım bir kitap değildi.
Beyoğlu sinemasında Kuçuradi’ye dair bir belgesel izledikten sonra sipariş etmiştim. Kuçuradi Nietzsche felsefesini genel hatlarıyla açıklayıp kendi etik anlayışına bir temel oluşturuyor. Anlatımı güzel bir kitaptı. Okuduğum için mutluyum.
Marksizm bilgimin tozunu almak için okudum. Eagleton, Marksizm’e yapılan 10 temel eleştiriyi inceleyip yüzleşiyor. Ayakları yere sağlam basan bir kitaptı. Okuduğum için mutluyum.
Bookchin’in bireyci anarşist anlayışlara eleştirisi. 10 yıla yakındır okuma listemde bekliyordu, bu da 2025’e nasip oldu. Örgütlenme ve toplumsallığa karşı olan anarşist akımların burjuva felsefesinden başka bir şey olmadığını çok net açıklıyor. Zaten çok kısa bir metindi. Okuduğum için mutluyum.
Fisher’ın “kapitalist gerçekçilik"ten çıkış yolu olarak başladığı ancak ne yazık ki bitiremediği kitabı. Elimizde sadece giriş bölümü var ama o bölüm bile son derece güçlü.
Kapitalizm neden sadece bir ekonomik sistem değil de insanlar arası ilişkileri, kültürü ve gelecek algısını katılaştıran bir yapılar bütünü? Fisher bu soruya yanıt arıyor. 2025 bir açıdan da Mark Fisher senesi oldu benim için. Bu güne kadar yazmaktan en gurur duyduğum şeyi Mark Fisher üzerine yazdım. Bu kitap da alevlenen bu ilginin ateşleyicisi oldu.
Henüz adını koymak için erken, baykuşun uçacağı gün batımı henüz gelmedi ama 2020’de büyük bir kırılma yaşandığını düşünüyorum. 2020 ile birlikte dijital tahakküm tam olarak tesis edildi. Ben de bu günleri anlayabilmek için bazı düşünürleri okumaya karar verdim: McLuhan, Baudrillard ve Debord. Debord’un tezlerden oluşan bu eseri ekonomik tahakkümün nasıl imgelerden oluşan bir gösteri toplumu yarattığını ve artık oluştan ziyade sahip oluşun birincil konuma oturduğunu ileri sürüyor. Eseri tamamen anladığımı söyleyemem ama nedense bana “geçen yengenle lokaldeyiz, ama bir görsen ortam nasıl entelektüel” hissi verdi.
Bu sene okuduğum en baba kitap. Bitirmek ve hazmetmek dört ayımı aldı. Hegelci Zizek’i, Lacancı Zizek’ten çok daha fazla seviyorum. The Parallax View da Zizek’in en Hegelci kitaplarından biri. Siyasetin çok sevdiği Hegel’in sentezci yorumundan ziyade karşıtlıkçı bir Hegel yorumu ortaya koyuyor: Diyalektiğin yakıtı, iki karşıtın birbirlerini senteze sürüklemesi değil bütüne içkin olan boşluktur. İki kutup arasındaki mutabakat ancak bu boşluğun kutuplardan biri için kurucu olduğunu farketmekle mümkün olur. Parallaks kavramı burada büyük önem taşıyor. Parallaks, gözlemcinin konumuna göre objenin yer değiştirmesi olarak tanımlanabilir. Zizek, bu kavramı perspektife göre objenin ontolojik olarak da değişmesi için kullanıyor. Aynı objeye bakan iki farklı perspektifin arasındaki boşluk objeyi için kurucu işlev görür. Tabii Zizek, her zamanki tarzıyla, bunun pratik bakımından ne anlama geldiğini açıklamıyor (ya da açıklıyorsa da ben anlamadım). Her Zizek kitabı gibi cevaptan çok soru ile bitiyor kitap. Zizek için de felsenin anlamı bu zaten: cevap vermeye çalışmaktansa doğru soruları sormak.
Mart’ta İmamoğlu’nun tutuklandığı gün psikanaliz seansım vardı. Doğal olarak seansta ağzımdan çıkan her laf Türkiye’ye ve siyasete dair oldu. Ne oldu, ne tetikledi bilmiyorum ama analistim Freud’un bu metnini okumamı tavsiye etti. Freud’u ilk kez doğrudan okumuş, ne kadar güçlü bir kalemi olduğunu deneyimlemiş oldum. Freud, bu metinde haz ve acıdan kaçınma ilkesinin uygarlığın oluşumundaki rolü ve Üstben (süperego) ile uygarlık arasındaki ilişkiyi inceliyor. Okumaktan çok keyif aldım.
Cormoran Strike serisinin 7. kitabı. Gerilim seviyesi çok yüksek bir kitaptı. Bazı yerlerde bir süre ara vermem gerekti. Serinin en beğendiğim kitaplarından biri kesinlikle.
Cormoran Strike serisinin 6. kitabı. Kitabın bir kısmı twitter ve çeşitli chat odalarında geçtiği için okuma deneyimi başta biraz kötüydü ama alıştıkça iyileşti.
Cormoran Strike serisinin 5. kitabı. Bu kitapta Cormoran ve Robin 40 yıl önce kaybolmuş bir kadının izini sürüyor. Aklıma Behzat Ç.‘deki 90’lardaki faili meçhul cinayetlerden birini soruşturdukları bölüm geldi okurken. Serinin iyi kitaplarından.
Cormoran Strike serisinin 4. kitabı. Sonu biraz eh işte.
Cormoran Strike serisinin 3. kitabı. Özellikle benim gibi Robin severler için çok gergin bir kitap. Serinin sevdiğim kitaplarından biri kesinlikle değil.